Yaz, bize hiç tamamlanmayacak yanlarımızı hatırlatarak geliyordu. Bir terasta geçiyordu günler. Tanıdık yüzler oluyordu, dostlar oluyordu. Güzel kızlar olmasa da soğuk biralar vardı hala. Gençtik. Güzeldik. Gündüzleri yanıyorduk güneşten. Çok içiyor, çok anlatıyor, çok gülüyorduk. Umutlanıyorduk yaşayacağımız aşkları düşünerek, heyecanlı heyecanlı anlatıyorduk sonra. Hep en güzelini istiyorduk. Bir kedi geliyordu masaya, içimiz yaşam doluyordu.
Akşamın geldiğini esen rüzgardan anlıyorduk önce. Karanlık sanki içimize çöküyordu. Rakılar açılıyor, müzikler bile daha bir hüzünlü oluyordu sanki. Susuyorduk. Yalnız aşıklara değil, aşkla bir meselesi olan herkese imreniyorduk. Yalnızlıktan güzeldi aşk acısı çekmek. Gençtik. Güzeldik. Hiç yaşayamayacağımız aşklara içtiğimiz gecelerin sonunda, eve yapayalnız dönüyorduk. 2012 yazı, bize hiç tamamlanmayacak yanlarımızı hatırlatarak geliyordu.
Nefes almak istiyorum. Hayata dönebilmek için ihtiyacım olan tek şey, derin bir nefes. Kurtulmak istiyorum gırtlağıma basan şu şeyden, göğsümdeki ağırlığı atmak istiyorum. İlahi bir müdahale, bir film karesi anı, bir mucize, her neyse. Bir dokunuş istiyorum inanması güç olan. Bana ihtiyaç duyduğum o nefesi aldırabilecek bir gülüş istiyorum.
Benim kurtulmak için hala bir umudum var aslında. Umut etmek, ve ayağa kalmak, başka türlüsünü bilmiyorum. Doğduğum saniyeden itibaren mücadeleyi bırakma lüksüm olmadı benim. Mola hakkım olmayan bir kavganın içinde oldum hep, yediğim dayaktan bilincim biraz dökük belki. Yorgunum, bitkinim, ama inanıyorum. Bir gün o kavganın biteceğine inanıyorum. Bir tüy zannedeceğim kadar yumuşak parmakların yaralarımı sarmak için dokunacağına tenime, inanıyorum.
Ben seni istemiyorum. Sen beni hayata döndürecek o nefesi veriyorsun belki, ama ayımı çalıyorsun ve yıldızlarımı yere döküyorsun. Karanlıkta kalıyorum o zaman, ve varlığın soluk bir sokak lambası, aydınlatmıyor içimi. Kararıyorum anlasana. Paylaşamıyoruz biz seninle o yıldızları, ikimiz aynı ateşle ısınamıyoruz. Binyıllık ikilemde sen olmamayı seçmeye eğilimlisin, bense hep var olmayı seçiyorum.
Bu yüzden ortak bir geleceğimiz yok bizim, aslında ortak bir geçmişimiz bile kalmadı artık. Anılar var sadece. Senin hatırlamadığın milyonlarca an. Ben yaşattığım için varlar. Güzeller. Yazdırıyorlar. O kadar.
Ben yine var olmayı seçiyorum. Sadece büyülü bir dokunuşla gelecek kurtuluşumu bekliyorum. Sığınabileceğim bir nefes, içinde yaşayabileceğim bir çift göz ve sonsuza kadar yerleşebileceğim bir kalp istiyorum. Yıldızlarımı paylaşmak, ve daha güçlü parlamalarını izlemek istiyorum. Artık nefes alabilmek istiyorum. Bir gün, gerçekten gülmek istiyorum. O gün gelene kadar, bu kavgada, vurabildiğim kadar sert vuracağım.
Duygu hatırlayacaktır belki, 2 gün önce kendisine “Ben hayatımda hiç öyle ünlülere falan aşık olmadım, ergenken bile” şeklinde iddialı açıklamalarda bulunmuştum. Nina’yı unutmuş olmam hoş değil, aşık değilim kendisine tabi bu yaştan sonra, ama kısaca bayılıyorum diyebilirim. Sesine, şarkılarına, tarzına, gülüşüne, her şeyine bayılıyorum. Bu Eurovision şarkısının klibinde de ayrı bir tatlı olmuş, canım benim.
Çocukluğumdan beri kardeşimle beraber en büyük zevklerimizden biridir oturup Eurovision izlemek. Büyümemize rağmen aynı tadı aldığımız bir ritüeldir. Bu sene Nina’yla her şey daha da güzel olacak.
Dışarıdan soğukkanlı bir gözle bakınca oldukça güzel bir yaz akşamüstü. Güneş, devretmeye hazırlandığı sahnedeki son saatlerini iyi değerlendirmek ister gibi, bulduğu her delikten sızıp, Ankara’yı koyu sarıya boyuyor. Binlerce kez yürüdüğüm, binlerce kez yürüdüğümüz sokakları ezbere geçiyoruz bir kez daha. Dönüp şöyle bir sana bakıyorum.
“Hemen gitmen gerekiyor mu?” diyorum.
“Aslında biraz daha vaktim var, oturup bir şeyler içebiliriz.”
“Olur.”
Konur Sokak’ta bir binanın 2. katına çıkıp birer bira söylüyoruz. Yürürken takındığım sakin tavırdan eser kalmıyor oturunca, sen karşımda oturmuş öyle bana bakarken, geriliyorum. Normalde pek konuşkan biri değilimdir, hatta tanıştığımızdan beri sen anlattın ben dinledim diyebilirim. Fakat şimdi, gerginliğin etkisiyle, durmadan konuşuyorum. Hikayeler anlatıyor, anılar paylaşıyor, sadece kendim güldüğüm şakalar yapıyorum. Avuçlarından eninde sonunda uçup gidecek bir şeyi tutabilmek için abartılı hareketlerle çırpınan biri gibiyim. Dışarıdan soğukkanlı bir gözle bakınca, çok çaresiz gözüküyorum.
Sıkılıyorsun bu halimden. Henüz biralarımızın yarısına bile gelmemişken, “Kalkalım mı?” diyorsun. Bu bir soru değil. Kalkıp hesabı ödüyorum.
Yürümeye başlayınca yeniden bir sükunet çöküyor üstüme. Etrafı izlemeye başlıyorum. Kızılay panayır yeri gibi, sokak çalgıcılarının cılız sesleri hoparlörlerden yayılan türkülerle boğuluyor. Her zamanki gibi halay çekmekte olanların içsel coşkusuna imreniyorum bir süre. Sonra Yüksel Caddesi’nde yürürken, dönüp tekrar sana bakıyorum uzun uzun. Akşam güneşi yüzüne, gözlerinin içine vuruyor.
“Ne oldu?” diye soruyorsun. Nedenini anlayamadığım bir şekilde, uzun uzun gözlerine bakmamdan oldum olası rahatsız olursun.
“Hiç.”
“Çok baktın da.”
“Gözlerin,” diyorum ilk kez fark etmiş gibi onları.
“Nesi varmış gözlerimin?”
“Ömrümde gördüğüm en güzel gözler,” demek istiyorum, diyemiyorum. Sanki kelimeler görünmeyen engellere takılıyor ağzımdan çıkacakken. Biraz baktıktan sonra “Bal rengi,” diyebiliyorum ancak.
Sonra sen, öyle güzel gülümsüyorsun ki bana, içim binlerce renge boyanıyor. Yüzüme avuçlarını koyup yanağımı seviyorsun. Yüzüme avuçlarından uçmak üzere olan bir şeyi, biraz çırpınarak da olsa tutabilmiş birinin gururu seriliyor. Çevirip başımı, avucunun içini öpüyorum.
Metronun girişinde seni uğurlamaya hazırlanırken, içimde endişe ya da kaygı yok. Sadece belki biraz bugünlük ayrılıyor olmanın verdiği hüzün, o kadar. Elini tutuyorum yeniden, hiç konuşmadan birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Dışarıdan soğukkanlı bir gözle bakınca çok aşık gözüküyorum.
“Gitme vakti,” diyorsun. Bunu yapmamı hiç sevmediğini bildiğim halde sarılıyorum. Hiç karşı çıkmadan karşılık veriyorsun. Daha sıkı sarılıyorum bu kez, seni tümüyle içime almak, tek olmak ister gibi sarılıyorum. Saçlarını okşuyor, burnumu dayayıp boynuna, kokunu içime çekiyorum uzun uzun.
“Amma sarıldın,” diyorsun gülerek, “Sanki bir daha beni hiç göremeyecekmişsin gibi.”
Biz uzaktan kuruyorduk Çetin, olanlar üzerine değil olabilecekler üzerine düşünüyorduk. Nihal ise zaten ne yaşadıysa yaşamıştı. Yine yaşayacaktı, tekrar yaşayacaktı. Buna engel olamazdık ki!
Uyanıyorum. Balkon kapısı açık kalmış gece, donmuş ayaklarım. O kül renkli sabahlardan biri işte, hava hafiften sisli, ve güneş güçlükle uyanmaya çalışırken tüm Ankara kül rengine boyanıyor. Başımı kaldırıp yanımda öyle habersiz, masum yatan sana bakıyorum. Uyurken çok çocuksun uyurken daha da bir kapılıyorum sana. İçim senle doluyor.
Salonda uyumuşuz. Televizyon da açık kalmış, hep aynı şarkı çalıyor, senin çok sevdiğin. Üşümüşüz besbelli. Kalkıp balkon kapısını kapatmak yerine, zorunluluğu olmamasına rağmen haddinden çok erken uyanan insanlara has bir gururla yeniden koyuyorum yastığa başımı, ve sana sokuluyorum iyice. Tüm şehir uyanıp bizi de telaşına çekmeden önceki son dakikalarımız, tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Ben uyuyan seni izlerken, telefonunun alarmı çalıyor. Bu estetik şölenin bittiğini bana haber veren acı bir zil sesi. Güçlükle gözlerini aralıyorsun, uzanıp erteliyorsun alarmı. Direnerek kazandığın son uyku dakikalarını bana sarılıp başını göğsüme yaslayarak kutluyorsun. İçim kanatlanıyor. Saçlarına karıştırıyorum burnumu, kokusunu içime çekiyorum uzun uzun. Fakat yenilgiyi kabullenmeyen alarm bizi uyandırmakta ısrarcı. Ağlamak üzere olan bir çocuk gibi buruşturuyorsun yüzünü. Gülüyorum bu haline, alnına bir öpücük konduruyorum. Bana bakıp öyle güzel gülümsüyorsun ki, içimdeki tüm nehirler sana akıyor.
Eskiden bizim evin karşısında armut bahçeleri vardı. Çocuklar armut çalardı. Şimdi açık otopark var. Çocuklar oto teybi çalıyor. Aslında pek fazla bir şey değişmedi. Ben de değişmedim. Fırsat olsa değişirdim. Kim istemez ki bir uçurtmayla yer değiştirmeyi.
Buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hala soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. Yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. Öptüm ama içime çekmedim.